edebî Podcast #6 Hilal Karahan

Blog yazarı Evren Soyuçok tarafından hazırlanan edebî podcastin 6. bölüm konuğu Yazar ve Şair Dr. Hilal Karahan. Bu bölümde Melih Cevdet Anday, Semih Gümüş ve Arif Ay’ın edebiyata dair görüşleri masaya yatırılırken Doğan Hızlan’ın sorusuna cevap aranıyor.

Karahan, edebî podcast boyunca kendisine aktarılan edebiyatçıların görüşleriyle ilgili şu değerlendirmelerde bulundu:

Melih Cevdet Anday: Ne şiirden düzyazı çıkar, ne de düzyazıdan şiir. İlkel toplum insanı, yazıyı bilmediği için düzyazı ile düşünmüyordu, onun düşün yapısı büyüseldi, demek şiirdi. Düzyazı, vahşilikten uygarlığa geçildiğinde ortaya çıktı ve sözün büyüsünü yok etti. Mutlu insanı ilkel toplumda aramaya çıkan Rousseau, gerçekte şiirin savunusunu üstlenmiş bir Don Kişot’tur ve her ozan, bu yüzden ikide bir yel değirmenlerine saldırır. Yazısız toplum, ozanın altın çağıdır.

(Dakika Atlamadan, Everest Yayınları, s.342)

Yazı, şahsiliği siler

Hilal Karahan: Burada düzyazı ve şiir ayrımına mı girmek lazım, yoksa modern ile yabanıl toplumun algı yapısına mı, önce ona karar vermek lazım.

Jacobson’un dil/söz ayrımından başlamak daha kapsayıcı olur kanısındayım. Şöyle ki; dil sonuçta büyük bir ağ, bir sistemdir. Anlaşmanın temel kuralıdır. Her dil sistemi nesneleri başka bir sözcükle çağırır. Örneğin, hepimiz masayı biliyoruz bir nesne olarak. Ama İngilizler ona başka, Almanlar başka bir sözcük atfediyorlar. Yani bir sözcüğün anlamının sabitlenmesi durumunda iletişim gerçekleşebiliyor. Öte yandan dil/söz ayrımı yapar Jacobson, dil bütün bir sistemdir. Söz ise bu Dil’in bireysel kullanımıdır.

Yazı’nın kullanılması insan uygarlığında başka bir boyuttur. Zira, yazı, tarihten biliyoruz ki, stok sayımı yapma ihtiyacından türemiştir. İlk yazılı kayıt sistemleri tamamen matematiksel zorunluluklardan doğmuştur. İnsanlık tarihi açısından da, yaklaşık 3 milyon yıllık insan tarihinin son 20 bin yılını kapsar. Yani bizim bildiğimiz yazı çok yeni bir araçtır. Ondan önceki yüzbinlerce yıl boyunca insanlar dil ile ne yapıyorlardı peki? Antropolojiden biliyoruz ki, bu insanlar da konuşuyorlardı fakat kayıt sistemleri başkaydı. Mesela İnkalar’ın tamamen ip üzerine atılan düğümlerle yaptıkları kayıtlar vardır. Şimdi o ip üzerine atılan düğümlerle yazı da yazdıkları anlaşıldı ki hâlâ deşifre etmeye çalışıyorlar.

Modern düşünce ile Levi Strauss’un adlandırdığı gibi “yabanıl düşünce” farklı anlamlandırma sistemleri kullanır. Basit bir örnek vereyim: Bizim bugün “şimşek” diye adlandırdığımız veya şimşek sözcüğüyle karşılaştığımız doğa olayına yerliler “göğün tüylü yılanı” diyorlardı. Ne kadar imgesel değil mi? Çünkü tabiat içinde yaşayan bir yerli, metaforlar ve benzetmelerle konuşuyordu. Sıradan günlük yaşamında gördüğü bir şeyi, yani yılan şeklini, gökyüzünde de gördüğünde ikisi arasında bir alaka, ilişki kurarak anlatıyordu.

Yazı ile uygarlık ilişkisi birbirini tamamlayan, dönüştüren bir ilişkidir. Öte yandan yazı, şahsiliği de siler. İletişim işlevini, mekanizmanın kurallarına bağlar. Böylece hayal gücünü somutlama, kısıtlama ihtiyacı ortaya çıkar. Standartlaşma talep eder.

Bağlıyorum, bir insanın Dil’in farklı anlamlandırma sistemlerini kullanması, birini geri (yabanıl) diğerini ileri (uygar) kılmaz… Şiir burada devreye girer işte, çünkü şiir dilden bile önce vardır. Unutmayalım, binlerce yıl boyunca, insanlık hikaye-destan anlatma, eğitim verme, müzik yapma için şiir formunu kullandı. Homeros destanları, tarihsel bir olayı anlatsa da sonuçta şiir formlarıydı. Düzyazı, Şiir’in kısıtlanması, çoğul anlamlılık özelliğini budamak, standartlaştırmakla başladı. Böylece de Dil’in varlığı, varoluşu karşılaması, anlamlandırması imge kullanımından, dil kalıplarını kullanmaya yöneldi. Bir yerlinin metaforlar, benzetmelerle yüklü dil kullanımı, etkinliği, modern insanın sınırlı bir hayalgücü ve dil standartları kullanma zorunluluğu nedeniyle çok kısıtlıdır. Sadece bildirişim/iletişim etkinliğiyle sınırlıdır. Dünyanın büyübozumuna uğraması, hepimize bir yoksulluk, sınırlılık getirdi. Şiir’i hâlâ düzyazı karşısında üstün kılan da, Şiir’in Dil’in standart iletişim işlevinden, kullanımından azade olmasıdır.

Podcasti, iTunes Podcast‘ten de dinleyebilirsiniz.

Semih Gümüş: Roman okuyarak sözcüklerin değeri öğrenilmez. Bu kadar kesin söyleyelim mi bunu? Bana kalırsa kuşku duymadan. Önce şiir, sonra öykü öğretir sözcüklerin değerini.

(Okumak ve Yazmak, Notos Kitap, s.179)

Şiir, sistemde hep bir parazit yaratır

Hilal Karahan: Kesinlikle katıldığım bir tespit bu: Düzyazının söz dizimi, sözcük seçimi ile şiirinki elbette farklıdır.  Jacobson’un bir tablo olarak da ifade ettiği gibi, temel farklılık, sözcüklerin sessel farklılığından çok, tümce içinde kazandığı anlamlardır. Bunu da en büyük silahımız, imge ile sağlıyoruz.

Roman, ya da düzyazının imgeyle işi çok yoktur, çünkü okurla direkt ilişki kurar. Zihin ve düşünce seviyesinde kalır, anlaşılır, anlatılır. Betimlemeler aslı gibidir. Kesindir, keskindir; sözcük oyunlarına ya da Attila İlhan’ın ‘kesik birer kol gibi yalnızdık’ dizesindeki gibi sinematoğrafik imgelere çok da gerek yoktur… Tümce içinde yerleştirilmiş sözcükler genellikle ilk anlamında kullanılır. Şiirin tersine, düzyazı, metin içindeki boşlukları gereksinmez; hasbel kader oluşmuş boşluklardaysa zihin metni okumaya devam etmez.  

Oysa modern şiir için imge olmazsa olmaz bir gereksinimdir; esansiyeldir. Şiirde imgeyi yaratabilmek için, düzyazıdan farklı olarak, sadece Dil vasıtalarının kullanılması da yetmez; şair ve öteki arasında yürüyen, şiirsel bir ritmi ve musikiyi sağlayan başka parametreler gerekir. Bu parametreleri, büyük bir tüm kümenin elemanları kabul edelim. Bu elemanlar, s o m u t bir alt kümede (örneğin biçem, harfler, sözcükler, dizelerin yapısı, dize kırılmaları, göstergeler, alliterasyon, assonance, anaphora, epistrophe, epenalepsis, ünlü-ünsüz uyumları, iç-dış uyaklar, açık-kapalı biten heceler, ulamalar… vb.) toplanabileceği gibi, s o y u t bir alt kümenin (örneğin imge, simge, mit, benzetme, çağrışım, eğretileme, değişmece, söz sanatları, şiirsel zekâ, şiirsel mantık, şiirsel anlam-çokanlamlılık, düz-yan anlam, anlam kırılmaları, anlam kaymaları, anlamsızlık- … vb.) elemanları da olabilirler. Ayrıca, bu iki alt kümenin kesişim kümesi olan bir alana da, poetikayı, imgeyi ve biçemi belirleyen diğer tüm parametreler (örneğin: tarih, toplum, ahlak, felsefe, sanat, genetik, kişilik yapısı, bilinç düzeyi, yaşam biçimi, ideoloji, ekonomi, düşünceler, sezgiler, algılar, duyumlar, duygular, tasarılar, izlenimler, çağrışımlar, halüsinasyonlar, düş gücü, anılar, sanrılar, ego, süper ego, geniş bir bilinçaltı çöplüğü… vb.) yerleştirilebilir.

Sonuçta, şiirde imge ile Söz’ün bütün imkanlarından yararlanırsınız ve Dil’in sınırlarını zorlayarak benim “sözcüküstü” diye tabir ettiğim bir alana girersiniz ki burası, düşüncenin de üzerinde, tahayyülün sınırlarını belirleyen bir hazinedir. Algıyla idrakin arasında uzanır ve insanı bilinçaltı çöplüğünden arınmış bir öz-kıymetle eğitir.

Şiirde imge kişiseldir, bu nedenle imgeyi kuran sözcüklerin dize içinde kazandığı anlamlar da, imgenin her insanda yarattığı yankılar da farklıdır: İmge, okuma, algı, idrak, tahayyül ekseninde, bir ışın dalgası gibi hareket ederken, zihnimizi de aydınlatır. Üstelik, bunu da sadece o anı tespit ederek yapar, hiçbir şey söylemeden yapar, hiçbir şey anlatmadan. Şiirin anlatma yükümlülüğü yoktur çünkü, şiir için anlam bulutsu bir şeydir, uçucudur… Siz onu bir an için sezer gibi olursunuz sonra geçer… Oysa onun geride bıraktığı boşlukta, zihin metni okumaya devam eder; hatta her okuyuşta yeniden bozar ve yeniden yaratır. Şiirde imge diyalektiktir. Şairin hangibenleri ve öteki arasında olduğu gibi, şairle okuru arasında da gidip gelen diyalektik bir idrak sürecidir: Bu nedenle, şairle şiir arasında olduğu kadar, şiirle okuyan arasında da “kurgulanır”. İmgenin bu diyalektik yapısı gereği, şiirde sözcükler direkt değil, dolaylı bir anlam kazanır. Ya da her okuyan için, okundukça yeniden anlamlandırılır.

İmgenin bu kompakt, şahsi, indirekt ve diyalektik yapısından ötürü, bin sayfalık bir romanda anlattığınız her şeyi yirmi dizelik bir şiirle daha etkili bir biçimde aktarabilirsiniz. Üstelik, o kısa sürede, okurun daha derinden yaşamasını, hissetmesini sağlayabilirsiniz. Fakat bir meta olarak bin sayfalık bir romanı diyelim 100 liraya satarken, 64 sayfalık bir şiir kitabını 10 liraya satmakta zorlanırsınız. Şiirin bu metalaşmaya, endüstrileşmeye direnişi, elbette tüccarlar için sinir bozucu bir şeydir. Anlayabiliyorum bunu. Roman etrafında kurulan muazzam bir kültür endüstrisi, devasa bir ticaret ağı var.

Şair işte bu anlamda sistemin içinde akışı bozan, işleri çetrefil hale getiren bir varlıktır. Ve tür olarak şiir, insan zihnini her zaman zaptu rapt altına alan, doğası gereği almak zorunda olan Dil’in içini oyar. Sistemde hep bir parazit yaratır. Kontrol edilemez çünkü. Sürekli standartlardan saparak insan zihnini sarsar… O yüzden de niteliği ne olursa olsun, sistem için hep bir sorundur… Don Kişot gibi tek başına bile olsa, hayali bile olsa, yeldeğirmenleriyle ve devlerle savaşır.  Dünyayı ve doğayı ele geçirmeye çalışan, bunun için dil ve yazı aracılığıyla tahakküm ve hegomonya kuran her türlü iktidarın çorbasında bir sinek gibidir. Öte yandan da bir özgürleşme, sürüden ayrılma yoludur.

Arif Ay: Bizde eleştiri adı altında yapılanların çoğu dalaşmaktan, kıskançlıktan, çekememezlikten, ayak oyunlarından, başarıyı gölgelemekten, hizip oluşturmaktan, ideolojik körlükten başka bir şey değildir.

(Yaşayan Edebiyat 2, S. 12)

Ne kadar pozitifseniz o kadar negatif tepki yaratıyorsunuz

Hilal Karahan: Ziya Paşa’nın çok sevdiğim bir sözü var: “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz…” Siz iyi bir şairin çıkıp da ortalığı fitne fesatla doldurduğunu gördünüz mü hiç? Basiretsiz, atıl manifestolar yazdığını, sonra hiç yazmamış gibi bunları yalanladığını? Başkalarını küçümserek, editörlüğünü yaptığı yıllığa almayarak, yok sayarak, kendini var kılmaya çalıştığını? Başkaları hakkında yazdığı yazılarda, düşman ilan ettiklerine illa ki laf çaktığını? Siz iyi bir şairin, şiirinden hariç bir şeyle anıldığını duydunuz mu hiç?

Bildiğiniz gibi, FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali düzenliyoruz. Bu yıl 5. yılı olacak. Temamız kadın, kadın sorunları, kadının her türlü halleri… Kadın temalı şiirleriyle dünyanın her yerinden şairler katılıyor, antolojiler hazırlıyoruz. Benim için kadın sorunları, her gün somut olarak bire bir karşılaştığım, yaşadığım sorunlar… Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olmam sebebiyle kadınlarla birlikte çalışıyorum, onların ne denli güçlü varlıklar olduğuna her gün şahit oluyorum. Bu nedenle böyle bir çaba içindeyim. Şiirin gücüyle toplumsal bir bilinç oluşturmak için… Kadın şiirleri yazdırıp, meydanlarda okutmak için… 

Antolojinin ve şiirlerin yanı sıra, toplumu etkilemiş, etkilemekte olan güçlü kadınlara her yıl onur ödülü veriyoruz. Bir önceki sene ödül alan, bir sonraki sene ödül alana el veriyor, nöbeti devrediyor. Bunu çok önemsiyoruz. Kartal Belediyesi’ne, sevgili başkanımız Gökhan Yüksel’e ve ekibine bizlere desteği için çok teşekkür ediyoruz.

Oysa bu beş yıllık süreçte o kadar tepki çekti ki festivalimiz, aklınız hayaliniz durur. Cinsiyetçilikten dem vuranlar, ırkçılıkla suçlayanlar… Kadın şair- erkek şair ayrımı yapanlar… Ödül verdiğimiz o onurlu kadınları suçlayanlar… Nedir bu düşmanlık, nedir bu çekememezlik? Allah allah… Bir toplumda pozitif bir etki yaratmak illa ki negativitenin de dikkatini çekiyor; ne kadar pozitifseniz o kadar negatif tepki yaratıyorsunuz. 

Oysa kişiler bazında değil de metinler bazında hareket edilmeli diye düşünüyorum. Kadın, erkek, LGBT, dindar, deist, ateist; şiiri iyi olan herkes kendine milenyumda yer açacaktır. Çünkü milenyum anlayışı diyalektiktir, özdeşimleyim içerir, türler arası ve metinler arası geçişlerle zenginleşmiş bir çeşitlilik sepetidir. 

Düşünün, Çarlık Rusyası’nda da bazı ‘eleştirmen’ler Lermontov’u, Puşkin’i görmezden geliyor, şair yok diye hayıflanıyorlardı. Neyi değiştirebildiler? Kötü niyet körlüktür, basiretsizliktir. 

Husserl’in sözüyle hareket etmeli: “Şeylere dönelim.”

Metinlere dönelim!

Şiire dönelim!

Milenyum bizim!

edebî podcastin ikinci yarısında Evren Soyuçok, Hilal Karahan’a Abdullah Uçman, Doğan Hızlan ve Fatma Barbarasoğlu‘ndan hangisinin sorusunu cevaplamak istediğini sordu. Doğan Hızlan’ı seçen Karahan’a, Alâattin Karaca‘nın Yaşayan Edebiyat için kendisiyle yaptığı söyleşide Hızlan’ın dile getirdiği sorusu yöneltildi:

Doğan Hızlan: Yazmak bir risktir hele eleştiri, riskin daha da büyüğüdür. Kendi kuşağınızın edebî yetişme koşullarını, hayatıyla yazmanın çakıştığı noktaları yakından takip etmiş olursunuz. Özellikle kuşağınızın edebî malzemesi, okudukları, etkilendikleri sizin tarafınızdan bire bir bilinir. Bunun riskleri kendi kuşağınızı biraz fazla övmeye yol açabilir. Belki bir açıdan onları çok överek kendinizi de övmüş olur musunuz?” 

(Yaşayan Edebiyat 1, S. 51)

Hilal Karahan: Doğru bir gözlem. İçinde haklılıklar ve uyarılar içeren bir gözlem Doğan Bey’inki.. Çünkü her kuşak biraz da kendi kuşağındakilere bakarak hizalanır. Ama edebiyat, özellikle de şiir, belli bir gelenek zinciri içinde okunmazsa, geçmişin ve bugünün ustalarıyla ilişkisi kurulmazsa havada kalır. Hiçbirimiz Hüdayınabit değiliz. Hepimiz başka şairleri okuyarak şair oluyoruz. Bizden öncekileri iyi analiz etmezsek, şiir sanatını ileri taşımamız, kalıcı etki bırakmamız zor olur diye düşünüyorum.

edebî Podcastin Bütün Bölümleri:

(3+1) Yalçın Armağan: Edebî metnin başarısı, bünyesinde bulunmaz

edebî blog’un 3+1 yazı dizisinin üçüncü kalemi, İstanbul Şehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi Yalçın Armağan. Melih Cevdet Anday ile İlhan Berk’in düzyazı ve söyleşi kitaplarının editörlüğünü yapan, İmkânsız Özerklik: Türk Şiirinde Modernizm isimli eseri yazan Armağan; Abdullah Uçman, Adnan Özyalçıner ve Doğan Hızlan‘ın edebiyata dair görüşlerini yorumlarken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da “…ağzımızdan hâlâ okuduğumuz Frenk kitapları konuşmaktadır.” sözüyle ilgili görüşlerini dile getirdi.

Okumaya devam et “(3+1) Yalçın Armağan: Edebî metnin başarısı, bünyesinde bulunmaz”

Lütfi Özgünaydın: Fotoğrafçılar, edebiyattan çok şey kazanacak

Lütfi Özgünaydın, İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneğinde (İFSAK), uzun bir süredir Fotoğraf Edebiyat Sohbetleri gerçekleştiriyor. Adnan Binyazar’dan İnci Aral’a, Zülfü Livaneli’den Ayşe Kulin’e kadar Türk edebiyatının önemli isimleriyle hem fotoğraf çekimi hem edebiyat sohbeti yapan Özgünaydın, son derece zor bir projeyi başarıyla yürütüyor. 20 edebiyatçıyla yapılacak söyleşiler tamamlandıktan sonra projenin hem sergi hem de kitap olarak gelecek nesle aktarılması planlanıyor. Özgünaydın’la Fotoğraf Edebiyat Sohbetleri üzerine kısa bir söyleşi gerçekleştirdik:

Okumaya devam et “Lütfi Özgünaydın: Fotoğrafçılar, edebiyattan çok şey kazanacak”