edebî Podcast #6 Hilal Karahan

Blog yazarı Evren Soyuçok tarafından hazırlanan edebî podcastin 6. bölüm konuğu Yazar ve Şair Dr. Hilal Karahan. Bu bölümde Melih Cevdet Anday, Semih Gümüş ve Arif Ay’ın edebiyata dair görüşleri masaya yatırılırken Doğan Hızlan’ın sorusuna cevap aranıyor.

Karahan, edebî podcast boyunca kendisine aktarılan edebiyatçıların görüşleriyle ilgili şu değerlendirmelerde bulundu:

Melih Cevdet Anday: Ne şiirden düzyazı çıkar, ne de düzyazıdan şiir. İlkel toplum insanı, yazıyı bilmediği için düzyazı ile düşünmüyordu, onun düşün yapısı büyüseldi, demek şiirdi. Düzyazı, vahşilikten uygarlığa geçildiğinde ortaya çıktı ve sözün büyüsünü yok etti. Mutlu insanı ilkel toplumda aramaya çıkan Rousseau, gerçekte şiirin savunusunu üstlenmiş bir Don Kişot’tur ve her ozan, bu yüzden ikide bir yel değirmenlerine saldırır. Yazısız toplum, ozanın altın çağıdır.

(Dakika Atlamadan, Everest Yayınları, s.342)

Yazı, şahsiliği siler

Hilal Karahan: Burada düzyazı ve şiir ayrımına mı girmek lazım, yoksa modern ile yabanıl toplumun algı yapısına mı, önce ona karar vermek lazım.

Jacobson’un dil/söz ayrımından başlamak daha kapsayıcı olur kanısındayım. Şöyle ki; dil sonuçta büyük bir ağ, bir sistemdir. Anlaşmanın temel kuralıdır. Her dil sistemi nesneleri başka bir sözcükle çağırır. Örneğin, hepimiz masayı biliyoruz bir nesne olarak. Ama İngilizler ona başka, Almanlar başka bir sözcük atfediyorlar. Yani bir sözcüğün anlamının sabitlenmesi durumunda iletişim gerçekleşebiliyor. Öte yandan dil/söz ayrımı yapar Jacobson, dil bütün bir sistemdir. Söz ise bu Dil’in bireysel kullanımıdır.

Yazı’nın kullanılması insan uygarlığında başka bir boyuttur. Zira, yazı, tarihten biliyoruz ki, stok sayımı yapma ihtiyacından türemiştir. İlk yazılı kayıt sistemleri tamamen matematiksel zorunluluklardan doğmuştur. İnsanlık tarihi açısından da, yaklaşık 3 milyon yıllık insan tarihinin son 20 bin yılını kapsar. Yani bizim bildiğimiz yazı çok yeni bir araçtır. Ondan önceki yüzbinlerce yıl boyunca insanlar dil ile ne yapıyorlardı peki? Antropolojiden biliyoruz ki, bu insanlar da konuşuyorlardı fakat kayıt sistemleri başkaydı. Mesela İnkalar’ın tamamen ip üzerine atılan düğümlerle yaptıkları kayıtlar vardır. Şimdi o ip üzerine atılan düğümlerle yazı da yazdıkları anlaşıldı ki hâlâ deşifre etmeye çalışıyorlar.

Modern düşünce ile Levi Strauss’un adlandırdığı gibi “yabanıl düşünce” farklı anlamlandırma sistemleri kullanır. Basit bir örnek vereyim: Bizim bugün “şimşek” diye adlandırdığımız veya şimşek sözcüğüyle karşılaştığımız doğa olayına yerliler “göğün tüylü yılanı” diyorlardı. Ne kadar imgesel değil mi? Çünkü tabiat içinde yaşayan bir yerli, metaforlar ve benzetmelerle konuşuyordu. Sıradan günlük yaşamında gördüğü bir şeyi, yani yılan şeklini, gökyüzünde de gördüğünde ikisi arasında bir alaka, ilişki kurarak anlatıyordu.

Yazı ile uygarlık ilişkisi birbirini tamamlayan, dönüştüren bir ilişkidir. Öte yandan yazı, şahsiliği de siler. İletişim işlevini, mekanizmanın kurallarına bağlar. Böylece hayal gücünü somutlama, kısıtlama ihtiyacı ortaya çıkar. Standartlaşma talep eder.

Bağlıyorum, bir insanın Dil’in farklı anlamlandırma sistemlerini kullanması, birini geri (yabanıl) diğerini ileri (uygar) kılmaz… Şiir burada devreye girer işte, çünkü şiir dilden bile önce vardır. Unutmayalım, binlerce yıl boyunca, insanlık hikaye-destan anlatma, eğitim verme, müzik yapma için şiir formunu kullandı. Homeros destanları, tarihsel bir olayı anlatsa da sonuçta şiir formlarıydı. Düzyazı, Şiir’in kısıtlanması, çoğul anlamlılık özelliğini budamak, standartlaştırmakla başladı. Böylece de Dil’in varlığı, varoluşu karşılaması, anlamlandırması imge kullanımından, dil kalıplarını kullanmaya yöneldi. Bir yerlinin metaforlar, benzetmelerle yüklü dil kullanımı, etkinliği, modern insanın sınırlı bir hayalgücü ve dil standartları kullanma zorunluluğu nedeniyle çok kısıtlıdır. Sadece bildirişim/iletişim etkinliğiyle sınırlıdır. Dünyanın büyübozumuna uğraması, hepimize bir yoksulluk, sınırlılık getirdi. Şiir’i hâlâ düzyazı karşısında üstün kılan da, Şiir’in Dil’in standart iletişim işlevinden, kullanımından azade olmasıdır.

Podcasti, iTunes Podcast‘ten de dinleyebilirsiniz.

Semih Gümüş: Roman okuyarak sözcüklerin değeri öğrenilmez. Bu kadar kesin söyleyelim mi bunu? Bana kalırsa kuşku duymadan. Önce şiir, sonra öykü öğretir sözcüklerin değerini.

(Okumak ve Yazmak, Notos Kitap, s.179)

Şiir, sistemde hep bir parazit yaratır

Hilal Karahan: Kesinlikle katıldığım bir tespit bu: Düzyazının söz dizimi, sözcük seçimi ile şiirinki elbette farklıdır.  Jacobson’un bir tablo olarak da ifade ettiği gibi, temel farklılık, sözcüklerin sessel farklılığından çok, tümce içinde kazandığı anlamlardır. Bunu da en büyük silahımız, imge ile sağlıyoruz.

Roman, ya da düzyazının imgeyle işi çok yoktur, çünkü okurla direkt ilişki kurar. Zihin ve düşünce seviyesinde kalır, anlaşılır, anlatılır. Betimlemeler aslı gibidir. Kesindir, keskindir; sözcük oyunlarına ya da Attila İlhan’ın ‘kesik birer kol gibi yalnızdık’ dizesindeki gibi sinematoğrafik imgelere çok da gerek yoktur… Tümce içinde yerleştirilmiş sözcükler genellikle ilk anlamında kullanılır. Şiirin tersine, düzyazı, metin içindeki boşlukları gereksinmez; hasbel kader oluşmuş boşluklardaysa zihin metni okumaya devam etmez.  

Oysa modern şiir için imge olmazsa olmaz bir gereksinimdir; esansiyeldir. Şiirde imgeyi yaratabilmek için, düzyazıdan farklı olarak, sadece Dil vasıtalarının kullanılması da yetmez; şair ve öteki arasında yürüyen, şiirsel bir ritmi ve musikiyi sağlayan başka parametreler gerekir. Bu parametreleri, büyük bir tüm kümenin elemanları kabul edelim. Bu elemanlar, s o m u t bir alt kümede (örneğin biçem, harfler, sözcükler, dizelerin yapısı, dize kırılmaları, göstergeler, alliterasyon, assonance, anaphora, epistrophe, epenalepsis, ünlü-ünsüz uyumları, iç-dış uyaklar, açık-kapalı biten heceler, ulamalar… vb.) toplanabileceği gibi, s o y u t bir alt kümenin (örneğin imge, simge, mit, benzetme, çağrışım, eğretileme, değişmece, söz sanatları, şiirsel zekâ, şiirsel mantık, şiirsel anlam-çokanlamlılık, düz-yan anlam, anlam kırılmaları, anlam kaymaları, anlamsızlık- … vb.) elemanları da olabilirler. Ayrıca, bu iki alt kümenin kesişim kümesi olan bir alana da, poetikayı, imgeyi ve biçemi belirleyen diğer tüm parametreler (örneğin: tarih, toplum, ahlak, felsefe, sanat, genetik, kişilik yapısı, bilinç düzeyi, yaşam biçimi, ideoloji, ekonomi, düşünceler, sezgiler, algılar, duyumlar, duygular, tasarılar, izlenimler, çağrışımlar, halüsinasyonlar, düş gücü, anılar, sanrılar, ego, süper ego, geniş bir bilinçaltı çöplüğü… vb.) yerleştirilebilir.

Sonuçta, şiirde imge ile Söz’ün bütün imkanlarından yararlanırsınız ve Dil’in sınırlarını zorlayarak benim “sözcüküstü” diye tabir ettiğim bir alana girersiniz ki burası, düşüncenin de üzerinde, tahayyülün sınırlarını belirleyen bir hazinedir. Algıyla idrakin arasında uzanır ve insanı bilinçaltı çöplüğünden arınmış bir öz-kıymetle eğitir.

Şiirde imge kişiseldir, bu nedenle imgeyi kuran sözcüklerin dize içinde kazandığı anlamlar da, imgenin her insanda yarattığı yankılar da farklıdır: İmge, okuma, algı, idrak, tahayyül ekseninde, bir ışın dalgası gibi hareket ederken, zihnimizi de aydınlatır. Üstelik, bunu da sadece o anı tespit ederek yapar, hiçbir şey söylemeden yapar, hiçbir şey anlatmadan. Şiirin anlatma yükümlülüğü yoktur çünkü, şiir için anlam bulutsu bir şeydir, uçucudur… Siz onu bir an için sezer gibi olursunuz sonra geçer… Oysa onun geride bıraktığı boşlukta, zihin metni okumaya devam eder; hatta her okuyuşta yeniden bozar ve yeniden yaratır. Şiirde imge diyalektiktir. Şairin hangibenleri ve öteki arasında olduğu gibi, şairle okuru arasında da gidip gelen diyalektik bir idrak sürecidir: Bu nedenle, şairle şiir arasında olduğu kadar, şiirle okuyan arasında da “kurgulanır”. İmgenin bu diyalektik yapısı gereği, şiirde sözcükler direkt değil, dolaylı bir anlam kazanır. Ya da her okuyan için, okundukça yeniden anlamlandırılır.

İmgenin bu kompakt, şahsi, indirekt ve diyalektik yapısından ötürü, bin sayfalık bir romanda anlattığınız her şeyi yirmi dizelik bir şiirle daha etkili bir biçimde aktarabilirsiniz. Üstelik, o kısa sürede, okurun daha derinden yaşamasını, hissetmesini sağlayabilirsiniz. Fakat bir meta olarak bin sayfalık bir romanı diyelim 100 liraya satarken, 64 sayfalık bir şiir kitabını 10 liraya satmakta zorlanırsınız. Şiirin bu metalaşmaya, endüstrileşmeye direnişi, elbette tüccarlar için sinir bozucu bir şeydir. Anlayabiliyorum bunu. Roman etrafında kurulan muazzam bir kültür endüstrisi, devasa bir ticaret ağı var.

Şair işte bu anlamda sistemin içinde akışı bozan, işleri çetrefil hale getiren bir varlıktır. Ve tür olarak şiir, insan zihnini her zaman zaptu rapt altına alan, doğası gereği almak zorunda olan Dil’in içini oyar. Sistemde hep bir parazit yaratır. Kontrol edilemez çünkü. Sürekli standartlardan saparak insan zihnini sarsar… O yüzden de niteliği ne olursa olsun, sistem için hep bir sorundur… Don Kişot gibi tek başına bile olsa, hayali bile olsa, yeldeğirmenleriyle ve devlerle savaşır.  Dünyayı ve doğayı ele geçirmeye çalışan, bunun için dil ve yazı aracılığıyla tahakküm ve hegomonya kuran her türlü iktidarın çorbasında bir sinek gibidir. Öte yandan da bir özgürleşme, sürüden ayrılma yoludur.

Arif Ay: Bizde eleştiri adı altında yapılanların çoğu dalaşmaktan, kıskançlıktan, çekememezlikten, ayak oyunlarından, başarıyı gölgelemekten, hizip oluşturmaktan, ideolojik körlükten başka bir şey değildir.

(Yaşayan Edebiyat 2, S. 12)

Ne kadar pozitifseniz o kadar negatif tepki yaratıyorsunuz

Hilal Karahan: Ziya Paşa’nın çok sevdiğim bir sözü var: “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz…” Siz iyi bir şairin çıkıp da ortalığı fitne fesatla doldurduğunu gördünüz mü hiç? Basiretsiz, atıl manifestolar yazdığını, sonra hiç yazmamış gibi bunları yalanladığını? Başkalarını küçümserek, editörlüğünü yaptığı yıllığa almayarak, yok sayarak, kendini var kılmaya çalıştığını? Başkaları hakkında yazdığı yazılarda, düşman ilan ettiklerine illa ki laf çaktığını? Siz iyi bir şairin, şiirinden hariç bir şeyle anıldığını duydunuz mu hiç?

Bildiğiniz gibi, FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali düzenliyoruz. Bu yıl 5. yılı olacak. Temamız kadın, kadın sorunları, kadının her türlü halleri… Kadın temalı şiirleriyle dünyanın her yerinden şairler katılıyor, antolojiler hazırlıyoruz. Benim için kadın sorunları, her gün somut olarak bire bir karşılaştığım, yaşadığım sorunlar… Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olmam sebebiyle kadınlarla birlikte çalışıyorum, onların ne denli güçlü varlıklar olduğuna her gün şahit oluyorum. Bu nedenle böyle bir çaba içindeyim. Şiirin gücüyle toplumsal bir bilinç oluşturmak için… Kadın şiirleri yazdırıp, meydanlarda okutmak için… 

Antolojinin ve şiirlerin yanı sıra, toplumu etkilemiş, etkilemekte olan güçlü kadınlara her yıl onur ödülü veriyoruz. Bir önceki sene ödül alan, bir sonraki sene ödül alana el veriyor, nöbeti devrediyor. Bunu çok önemsiyoruz. Kartal Belediyesi’ne, sevgili başkanımız Gökhan Yüksel’e ve ekibine bizlere desteği için çok teşekkür ediyoruz.

Oysa bu beş yıllık süreçte o kadar tepki çekti ki festivalimiz, aklınız hayaliniz durur. Cinsiyetçilikten dem vuranlar, ırkçılıkla suçlayanlar… Kadın şair- erkek şair ayrımı yapanlar… Ödül verdiğimiz o onurlu kadınları suçlayanlar… Nedir bu düşmanlık, nedir bu çekememezlik? Allah allah… Bir toplumda pozitif bir etki yaratmak illa ki negativitenin de dikkatini çekiyor; ne kadar pozitifseniz o kadar negatif tepki yaratıyorsunuz. 

Oysa kişiler bazında değil de metinler bazında hareket edilmeli diye düşünüyorum. Kadın, erkek, LGBT, dindar, deist, ateist; şiiri iyi olan herkes kendine milenyumda yer açacaktır. Çünkü milenyum anlayışı diyalektiktir, özdeşimleyim içerir, türler arası ve metinler arası geçişlerle zenginleşmiş bir çeşitlilik sepetidir. 

Düşünün, Çarlık Rusyası’nda da bazı ‘eleştirmen’ler Lermontov’u, Puşkin’i görmezden geliyor, şair yok diye hayıflanıyorlardı. Neyi değiştirebildiler? Kötü niyet körlüktür, basiretsizliktir. 

Husserl’in sözüyle hareket etmeli: “Şeylere dönelim.”

Metinlere dönelim!

Şiire dönelim!

Milenyum bizim!

edebî podcastin ikinci yarısında Evren Soyuçok, Hilal Karahan’a Abdullah Uçman, Doğan Hızlan ve Fatma Barbarasoğlu‘ndan hangisinin sorusunu cevaplamak istediğini sordu. Doğan Hızlan’ı seçen Karahan’a, Alâattin Karaca‘nın Yaşayan Edebiyat için kendisiyle yaptığı söyleşide Hızlan’ın dile getirdiği sorusu yöneltildi:

Doğan Hızlan: Yazmak bir risktir hele eleştiri, riskin daha da büyüğüdür. Kendi kuşağınızın edebî yetişme koşullarını, hayatıyla yazmanın çakıştığı noktaları yakından takip etmiş olursunuz. Özellikle kuşağınızın edebî malzemesi, okudukları, etkilendikleri sizin tarafınızdan bire bir bilinir. Bunun riskleri kendi kuşağınızı biraz fazla övmeye yol açabilir. Belki bir açıdan onları çok överek kendinizi de övmüş olur musunuz?” 

(Yaşayan Edebiyat 1, S. 51)

Hilal Karahan: Doğru bir gözlem. İçinde haklılıklar ve uyarılar içeren bir gözlem Doğan Bey’inki.. Çünkü her kuşak biraz da kendi kuşağındakilere bakarak hizalanır. Ama edebiyat, özellikle de şiir, belli bir gelenek zinciri içinde okunmazsa, geçmişin ve bugünün ustalarıyla ilişkisi kurulmazsa havada kalır. Hiçbirimiz Hüdayınabit değiliz. Hepimiz başka şairleri okuyarak şair oluyoruz. Bizden öncekileri iyi analiz etmezsek, şiir sanatını ileri taşımamız, kalıcı etki bırakmamız zor olur diye düşünüyorum.

edebî Podcastin Bütün Bölümleri:

edebî Podcast #5 Kaan Murat Yanık

Blog yazarı Evren Soyuçok tarafından hazırlanan edebî podcastin 5. bölüm konuğu Yazar Kaan Murat Yanık. Bu bölümde Monica Byrne, Salâh Birsel ve Turan Koç’un edebiyata dair görüşleri masaya yatırılırken Melih Cevdet Anday’ın edebiyatla ilgili bir sorusuna cevap aranıyor.

Yanık, edebî podcast boyunca kendisine aktarılan edebiyatçıların görüşleri şu sözlerle yorumladı:

Monica Byrne: Hikâye yazmayı bir yaratma eylemi olarak düşündüğümüzde bazı sorunlara neden oluyor bu; yalnızca anlatının değil, aynı zamanda yaşadığımız toplumun ve içinde yaşayanlar adına öngörülen olanakların yaratılışı söz konusu. Çünkü edebiyat aslında bizim kolektif yaratılış mitimiz.

(The Atlantic, 20 Mayıs 2014)

Kaan Murat Yanık: Bu görüşe katılıyorum. İnsan, etrafını saran boşluğa bir mana vermeyle birlikte yazar; en azından kendim için o kadarını söyleyebilirim. Bununla birlikte her zaman daha geriye, daha eskiye, en eskide bizim fenomenimiz olan belki prototipi olarak adlandırabileceğimiz o ilk insana dair, isterseniz bunu modern çizgi üzerinden geriye götürün, isterseniz geleneksel manada götürün, o ilk merak edilir genellikle ve o ilki dünyada olduğu andan itibaren olup biteni tıpkı bizim gibi muhtemelen yorumlamaya çalışmıştır ama o zamanki şartlar üzerinden muhtemelen yorumlamıştır, o zamanki şartlar üzerinden bazı olağanüstü şeyler dahil edilerek ilkel boyuttan, arkaik boyuttan bahsediyorum, sonrasında işin içine dinler girmiş, üstüne biraz kültür medeniyet gelmiş, en nihayetinde biz de bugün günümüzden bakıp, modern zamanlardan bakıp hem bugün hem de geçmişimizi ilk ana kadar olan kısmı yorumlama temayülü gösteriyoruz, bu da zaten komplike olduğu kadar topyekün bir kültür ve bunun içine hepsini topladığımız zaman da buna bir mit diyebiliriz. 

Podcasti, iTunes Podcast‘ten de dinleyebilirsiniz.

Salâh Birsel: Dikkat ederseniz “Sanat sanat içindir”, “Sanat toplum içindir” yaygarasını koparanlar daha çok ikinci, üçüncü dereceden, hamurdan adamlardır. Bir sanatçı eserinin “Sanat sanat içindir”, “Sanat toplum içindir” haplarına uyup uymadığını araştırmadan işini yürütür.

(Hacivat Günlüğü, s.55, Ada Yayınları)

Sanat, sanat için olduktan sonra toplum için olabilir.

Kaan Murat Yanık: Ben, “Sanat, sanat içindir” diyenlerin tarafındayım. Bu görüşe katıldığımı söyleyemeyeceğim. Ama bu görüşü, yazarımızın hangi  açıdan aktardığıyla da alakalı belki daha fazla üstüne durmak gerekiyor. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki çok eskilere de gitmeyelim, 1917 Bolşevik Devrimi’ne, Rusya’da ve ortaya çıkan figürlere bakalım, hem o gün çıkan hem de yakın dönemde ortaya çıkan Rus yazarlarına bakalım. Dostoyevski’ler, Tolstoy’lar, onun öncesinde Gogol’ler ve bir yerde de Gorki’ye bakalım. Biri devrimin, bunu tırnak içinde söylüyorum, Gorkiy’i yargıladığım için değil ki zaten böyle bir şey saçma olur ama devrim şakşakçılığı yapmıştır, bence çok iyi bir yazardır fakat yazdıkları biraz kominist propagandaya hizmet etmesi hasebiyle kendi çizgisini, kendi edebî politikasını ya da poetikasını biraz araçsallaştırmaya götürmüştür.

Oysaki edebiyat bizatihi bir amaçtır ve biricik olan sanattır, özgürlüktür, edebiyatın burada muhafazakarlığına kadar götürebiliriz bu tartışmayı. Çünkü muhafazakar hep dinle ilişkilendirilen bir şeydir ama sonuç itibarıyla, sözgelimi 1917 Bolşevik ihtilalinden örnek verdim, bir yazar bu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin çıkarlarını korumak adına da muhafazakar davranabilir, bu da sanat dediğimiz şeyi bağlamından koparır. Özgürlükle alakası olmayan bir mekanizmaya dönüşür. O yüzden katılmıyorum.

Bence sanat, sanat için olduktan sonra toplum için olabilir. Yazarın görevi, bir toplum mühendisliği yapmak, topluma nizam vermek değildir, örnek olmak zorunda da değildir. Hal böyle olunca işi Ahmet Hamdi Tanpınar’a götürüp, hatta daha öncesi Fransa’ya götürüp dekadanlık tartışmasını uzun uzadıya tartışmamız gerekir ama Avrupa dilemmalarıyla, çıkmazlarıyla roman üzerinden hesaplaştı. Toplumun yaralarına parmak basıldı ama gerektiği durumlarda toplum tahrik edildi. Emile Zola bunu yaptı, diğer yazarlar – Fransa için konuşuyorum- diğer yazarlar yaptılar. Mesela toplumun hoşuna gitmeyecek ya da toplumu belli bir formasyondan geçirmeyi amaçlamayan, tamamen özgürce eserler verdiler. O bakımdan ben, “Sanat, sanat içindir.” savına katılıyorum.

Turan Koç: “Sanat için sanat” kulvarında yürüyenlerin yürüdükleri yolun oldukça dar olduğunu düşünüyorum. Hatta sanat için sanat anlayışının en geniş anlamıyla aldığımızda birtakım çıkmazlarla karşılaştırabileceğini düşünüyorum.

(Yaşayan Edebiyat 1, s.261)

 “Sanat, sanat içindir.” şiarının içinde özgürlük ve bağımsızlık barınıyor

Kaan Murat Yanık: Burada, her iki yazarda da her iki değerli isimde de “Sanat, sanat içindir” anlayışından tam olarak neyi kastettiklerini yeniden tartışmak gerekir. Belki de benim ifade ettiğim şeyden farklı bir amaçla söylediler bu sözleri ama en nihayetinde toplum odaklı, bunu modern zamanlar içerisinde ve edebiyatı bir sanayi endüstrisi haline getirdiğimizde toplumun beklentilerine göre roman yazmaya kadar vardırabiliriz. Toplumu eğitmek misyonu, işte geçmişte Tanzimat’ta, Avrupa’da gördüğümüz şekliyle edebiyatın, tıpkı bir zamanlar gazeteler aracılığıyla yapılması gerektiği gibi toplumu eğitmek, toplumu bilinçlendirmek ve işte ahlaki birtakım değerleri topluma zerk etmek amacı taşıdığı gibi sanatın toplum için olması, beri yanda günümüzden yorumlayacak olursak, toplumun beklentilerine göre kitap yazmaya kadar da vardırabiliriz işi.

Geçmişte çok iyi romanlar yazan ve toplumu çok da önemsemeyen bir yazar, şöyle önemsemeyen, bunu yazarım ve az okunur, bunu yazarım bu çok popüler bir konu değil okunmaz kaygısı taşımayan bir yazarımız mesela sonrasında popülerliğinin artmasına bağlı olarak çok da böyle toplumun hoşuna gidebilecek, daha magazinvari konulara yöneldiğinde satışları yükselir. Bunu çok kez deneyimledik hep beraber, okur olarak deneyimledik, ben kendi adıma en azından onu söyleyebilirim. Değer verdiğim, tüm kitaplarını okuduğum yazarların böyle bir evrilme ya da ne diyeyim savrulma diyeyim, böyle bir  savrulmanın içine girmesini üzüntüyle karşılamıştım. O bakımdan sanatın en başta “Sanat, sanat içindir.” şiarının bence içinde bir özgürlük ve bağımsızlık barınıyor. Benim için de önemli olan bu.

edebî podcastin ikinci yarısında Evren Soyuçok, Kaan Murat Yanık’a Abdullah Uçman, Andrew Bennet ve Melih Cevdet Anday‘dan hangisinin sorusunu cevaplamak istediğini sordu. Melih Cevdet Anday’ı seçen Yanık’a, Atilla Özkırımlı’nın 11 Eylül 1987’de Cumhuriyet gazetesi için kendisiyle yaptığı söyleşide Anday’ın dile getirdiği sorusu yöneltildi:

Melih Cevdet Anday: Neden bizim yazıya hevesli gençlerimiz düzyazıyla bir şeyler anlatmak istemiyorlar da çoğunlukla şiire yükleniyorlar?

(Melih Cevdet Anday, Dakika Atlamadan, Melih Cevdet Anday, Everest Yayınları, s. 301)

Kendimizi şiir üzerinden ifade etmemizin temelinde “göçebelik” var

Kaan Murat Yanık: Bunu birçok açıdan bilirkişiler; belki akademisyenler, edebiyat eleştirmenleri, otoriteler, farklı açılardan yorumlayabilirler. Benim naçizane kanaatim çok geriye götürecek olursak temelde bir göçebelik var: Bir toplum yerleşik düzene ne kadar erken geçerse ürettiği sanat eseri, nicelik ve nitelik olarak daha farklı bir olgunluğa erişir. Hal böyleyken bizim, yani Orta Asya’dan çıkan Türkler ya da diğer halklar, komşu toplumlar, bunların hepsinin Anadolu’ya gelip burada yerleşik hayata geçmesi, Anadolu’nun Türk İslam kültürüyle yeniden harmanlanıp imar edilmesi, kültürel olarak olgunlaşması bir süreç aldı. En nihayetinde şiir ve roman bağlamından ziyade mesela heykele de götürsek, resme de götürsek bunun farklılıklarını görürüz değil mi? Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı minyatürle portreyle anlatması açısından doyurucuydu bence. Bu konumuzla bir anlamda ilgisi olduğunu düşünüyorum.

Roman da bir Avrupa biçimidir bence. Rönesans ve reformun ardından kendisiyle hesaplaşmaya başlayan tıpkı günah çıkarma düsturuna benzer şekilde yazarın oturup itiraflarını kaleme aldığı bir sistem var. Onun öncesinde Decameron var Boccaccio’nun, bence orada başlamıştı, sonrasında da hep düzyazı üzerinden kendisiyle hesaplaştı. Şiir üzerinden toplumun ve bireyin kendisiyle hesaplaşması -benim görüşüm- çok mümkün değil. Coşkun, taşkın, aşkî birçok bağlamda belki medeniyet üzerine birtakım güzellemeler ya da Tevfik Fikret’in Sis şiirinde olduğu gibi bir hayıflanma durumu barındıran, bu tema etrafında bu temaları tavaf eden şiirler de var, çok var. Fakat bence bizim kendimizi yani gençlerin daha çok şiir üzerinden kendilerini ifade etmesi temelinde göçebelik var. Bizim roman kültürüne olan naaşinalığımız var, buna çok aşina değiliz. Çünkü günümüz gençleri de bir bağdan geldiği için, Melih Cevdet Anday’ın kastettiği gençler de kendi döneminde bugünkü gençler de aynı eğilim var, daha çok şiir, şiir üzerine bir ifade ediş biçimi, bunun biraz da göçebelikle birlikte Doğu’ya münhasır bir şey olduğunu düşünüyorum. Bizim yörüngesinde olduğumuz kültürler uzun yıllar boyunca Arap ve Fars kültürü olduğu için bu kültürlerde de daha çok şiir üzerinden eserler verildiği için doğal olarak modernizasyon içerisinden geçsek dahi romandan ziyade daha şiire entegre olan bir entelijansya mı diyelim ya da entelektüel kılan topluluk mu diyelim böyle bir durum söz konusu.

Onun öncesinde şunu da söylemek gerekiyor: Arap ve Fars kültüründe de bugün romanesk olarak tanımlayabileceğimiz düzyazı türleri var. Mesneviler, Mantıku’t Tayr, Binbir Gece Masalları daha naratif, belki şiir formunda olan şeyler de var, öyküyle şiir arası türler, bunlarda da kıssadan hisse verme amacı güdüldüğü için Avrupa bazında romanlar, onlarla mukayese edebileceğimiz türler değiller. Şundan bahsediyorum, biraz önceki yazarların görüşlerine gönderme de yapmış oluruz, bu eserden ne bekliyoruz? Kıssadan hisse verip toplumu eğitmesini, toplumu ıslah etmesini mi bekliyoruz Mesnevi’de olduğu gibi, içinde muhteşem hikâyeler var, orası ayrı bir şey ama bir kıssadan hisse üzerine bir faydacılık bir araç olarak devam ediyor çizgiler. Yoksa Avrupa’nın herhangi bir fayda beklemeden yazarın kendi içini deşip deşip dışarı saçması mı, Dostoyevski’nin yaptığı gibi. Bu noktada birkaç husus bunları sayabilirim ama elbette üstüne oturup saatlerce konuşacağınız başka hususlar da mutlaka vardır. Roman kültürüne bigane olmamızla alakalı diyebilirim.

Tanzimat’ta günümüz Türkçesine çevrilen -o zamanki Türkçeye- eserlerde de aşağı yukarı bu sarkıklığı görürüz. Bugün hâlâ üstüne yüzlerce kez izleyerek hiçbir şey koyamadığımız arabesk dramalardan bahsediyorum. Zengin kızla fakir oğlanın aşkı. Tanzimat’ta Ahmet Mithat Efendi’ler, Sami Paşazade Sezai’ler bunların daha Osmanlı’ya daha 1900 – 1800’lü yıların sonuna göre ayarlanmış hallerini yazdılar. Bugün Türk dizilerinde toplum bir kısmı hâlâ bu senaryoları izliyorlar. Bu da roman kültüründen yoksun oluşumuzla alakalı diyebilirim.

edebî Podcastin Bütün Bölümleri:

Listen to “Edebi Podcast” on Spreaker.

edebî podcast #4 Serap Aslı Araklı

Blog yazarı Evren Soyuçok tarafından hazırlanan edebî podcastin 4. bölümünün konuğu Şair Serap Aslı Araklı. Bu bölümde Adnan Özer, Melih Cevdet Anday ve Semih Gümüş’ün edebiyata dair görüşleri masaya yatırılırken Abdülkadir Budak’ın edebiyatla ilgili bir sorusuna cevap aranıyor.

Araklı, edebî podcast boyunca kendisine aktarılan edebiyatçıların görüşleriyle ilgili şu değerlendirmelerde bulundu:

Okumaya devam et “edebî podcast #4 Serap Aslı Araklı”

edebî podcast #2 Handan Acar Yıldız

Blog yazarı Evren Soyuçok tarafından hazırlanan, Türkçe edebiyat podcastleri arasında içeriği ve formatıyla ilk olma özelliği taşıyan edebî podcastin 2. bölümü yayımlandı. Yazar Handan Acar Yıldız‘ın konuk olduğu podcastte Buket Uzuner, Rasim Özdenören ve Melih Cevdet Anday’ın edebiyata dair görüşleri ele alınırken, Oktay Rifat‘ın edebiyatla ilgili bir sorusuna cevap aranıyor.

Okumaya devam et “edebî podcast #2 Handan Acar Yıldız”