edebî podcast #7 Cengizhan Genç

Blog yazarı Evren Soyuçok tarafından hazırlanan edebî podcastin 7. bölümünün konuğu Şair Cengizhan Genç. Bu bölümde Nuri Demirci, Nurullah Ataç ve Seyhan Erözçelik’in  edebiyata dair görüşleri masaya yatırılırken Mehmet Ragıp Karcı’nın sorusuna cevap arandı.

Genç, edebî podcast boyunca kendisine aktarılan edebiyatçı görüşleriyle ilgili şu değerlendirmelerde bulundu:

Şiir kitabı olan herkesi şair olarak kabul etmeli miyiz?

Nuri Demirci: Karşılaştığınız her insan potansiyel şairdir. Çünkü şiirin hammaddesi olan sözcükleri hepimiz ortak kullanırız. Buna konuşma dili diyoruz. Kim ki diyeceğini söylerken birbirinden bıkmış, yan yana gelmekten yorgun düşmüş sözcükleri kullanmak yerine kendi söz iskeletini kurar, bu iskeleti modelini kendi çizdiği giysilerle giydirir, dolayısıyla bunu yaparak yeni bir söz dünyası kurar, yani ortak ipliklerden kendi kumaşını dokur, şair odur.

(Kitap-lık, Sayı 104, Nisan 2007, s.98)

Cengizhan Genç: Nuri Demirci’ye katılıyorum. Herkes kendi içinde bir potansiyel taşır, ancak o potansiyeli değerlendiren ve o yolda yürümek isteyen kişiler şair olarak kabul görmeyi başarır.

Mesela şiir kitabı olan herkesi şair olarak kabul etmeli miyiz? Ben şiir kitabı olan herkesi şair olarak kabul etmiyorum. Şiirin kendi sistematiğinden uzak, sırf yan yana kelimeleri getirebiliyor ve parasını verip bir kitap bastırdığı için kişi şair sıfatını kazanamaz. Bu, zamanın size verebileceği bir sıfattır. Sallapati aklınıza her geleni yazıp, dilin imkânlarını zorlamadan ve değerlendirmeden yazıya dökmek sizi şair yapmaya yetmez. Nuri Bey, şairin kendi söz iskeletini kurduğundan bahsediyor. Şair işte tam da burada ortaya çıkıyor. Kendine ait söz iskeletiyle, kendi kurduğu şiir diliyle ve çokça çalışmayla kendini kabul ettiriyor. Ortada yeni bir söz dünyası yoksa okuduğunuz mısralar size alelade bir yazı gibi geliyorsa şairin şairliği nerede? Herkes potansiyel şairdir, ancak çalışan, çalışan ve durmadan çalışarak kendinden şiire bir şeyler veren bunun karşılığını alabilir ve şair sıfatını kazanabilir.

Podcasti, iTunes Podcast üzerinden de dinleyebilirsiniz.

Şiirden duyguyu çıkarırsanız geride bir avuç harf yığını kalır.

Nurullah Ataç: Ne var ki ben şair olsaydım şiirlerime duygularımı koymazdım. Şiir duygu değildir ki bence. Hattâ duygunun şiiri öldürdüğüne inananlardanım.

(Okuruma Mektuplar – Prospero ile Caliban, s.24, Yapı Kredi Yayınları)

Cengizhan Genç: Buna kesinlikle katılmıyorum. Ne kadar da korkunç bir düşünce. Bir insandan duyguları alırsanız geriye bir robot kalır. Şiirden de duyguyu çıkarırsanız geride bir avuç harf yığını kalır. Bakın kelime yığını demiyorum. Duygu olmazsa bir avuç harf yığınından başka bir şeye sahip olamayız. Duygu, şiiri besleyen, ona ivme kazandıran, belki de şiirin kalıcı olmasını sağlayan yegane unsurlardan biridir. Ahmet Erhan’ın “Oğul” şiirinden duyguyu çıkarırsanız geriye ne kalır? Ya da Edip Cansever’in “Çağrılmayan Yakup”undan duyguları çekip alırsanız geriye yine “Çağrılmayan Yakup” kalır mı? Duygu şiiri diri tutar, zamana direnmesini sağlar. Şiirden duyguyu çıkarmak demek can düşmanınızla menfaatlerinizden dolayı zoraki sulh yapmak gibidir. Sahici değildir.

Şerbetsiz baklava yediğinizi düşünsenize, ona ne kadar baklava diyebilirsiniz? İnsan aklıyla şiir yazamaz mı? Elbet yazar, ancak aklıyla şiir yazsa bile yazdığı şiire yapay da olsa bir duygu ekler. İyi bir şairse biz akılla yazılan şiirlerdeki yapay duyguyu fark etmeyiz. Bu da şairin maharetiyle alakalı tamamen. Ben duygu kavramının şiirden çıkarılabileceğine inanmıyorum ve bunu korkunç buluyorum en başında da dediğim gibi.

Şiirin adının şiiri taşıyabilmesi önemli

Seyhan Erözçelik: Eskiden, “Şiir dörtgendir,” diyordum. Şimdi demiyorum. Şiir adları üzerine, sözgelimi, çok düşünmüşümdür, “Şiir adı, şiire dahil midir,” diye. Artık öyle düşünmüyorum, şiirin adı, şiirin içinde de olabilir. Ya da şiir, adıyla başlamayabilir.

(Kitap-lık Sayı 104, Nisan 2007, s.39, Söyleşiyi yapan: Vural Bahadır Bayrıl)

Cengizhan Genç: Buna hem katılıyorum hem de katılmıyorum. Okuduğum şiirlerin adlarını önemsiyorum. Kendim de bir şiir yazdığımda ona ad verebilmek için uzunca düşünürüm. Bazen öyle olur ki sırf bir isim için şiir yazarım. Şiire verilen ad şiirin fragmanı gibi gelir bana. Seyhan Erözçelik’e katıldığım nokta ise şiir adıyla başlamayabilir. Şiirden tamamen bağımsız bir isim de verilebilir. Hatta ben biraz acemice buluyorum şiirin ilk mısraının şiire ad olarak verilmesini. Şiirin adının şiiri taşıyabilmesi önemli ama. Yoksa şiirin adı şiirin içinde geçmiş geçmemiş buna çok takılmamak lazım.

edebî podcastin ikinci yarısında Evren Soyuçok, Cengizhan Genç’e Abdülkadir Budak, Murat Yalçın ve Mehmet Ragıp Karcı‘dan hangisinin sorusunu cevaplamak istediğini sordu. Mehmet Ragıp Karcı’yı seçen Genç’e, Osman Özbahçe‘nin Yaşayan Edebiyat için kendisiyle yaptığı söyleşide Karcı’nın dile getirdiği sorusu yöneltildi:

Mehmet Ragıp Karcı: Şiirin yüzündeki peçeyi en azından şairin kendisine indirtmemek gerekir. Her okuyucunun aynı şeyi gördüğü metin şiir olur mu?

(Yaşayan Edebiyat 1, S. 141)

Şiiri okutan, içindeki gizemdir

Cengizhan Genç: Niye şiir okuyoruz? Şairin ne düşündüğünü mü öğrenmek istiyoruz yoksa kendimizi duygusal ve zihinsel olarak mutmain mi kılmak istiyoruz? Önce bu soruya cevap vermek lazım.

Her okur okuduğu şiirden kendi anlamını çıkarır. Temelde ortak bir duygu muhakkak vardır ancak benim mutluluk anlayışımla sizin mutluluk anlayışınız ne kadar aynı olabilir? Mutluluk skalaları eşit olabilir mi insanların? Şiire de böyle yaklaşmak lazım. Tabii doğru zamanda doğru şiiri de okumak önemli. Üniversiteye ilk başladığımda Lâle Müldür’ün “Anemon” kitabını almıştım. Birkaç gün okuduktan sonra ne kötü şeyler yazmış bu kadın deyip kitabı bir köşeye kaldırmıştım. Altı ay sonra çok mutsuz olduğum bir gün kitabı yeniden okumaya başladım. Adeta çarpmıştı beni. Bir şair ve bir okur olarak ilk başta beğenmeyip burun kıvırdığım şiirler bende şok etkisi yaratmıştı. O sancılı süreci Lâle Müldür’ün şiirleri sayesinde atlatmıştım. Bir şair olarak her seferinde farklı bir şeyler yakaladığım, yeni anlamlar çıkardığım o şiirleri hâlâ her elime aldığımda bambaşka şeyler görürüm. Fakat Lale Müldür her bir şiirinin neden yazıldığına dair öyküleri paylaşsa, şiirinde ne anlatmak istediğini doğrudan okuyucuya sunsa şiirlerinin ne gizemi kalır ne de okuyucu her seferinde yeni bir anlam çıkarma, yeni bir şey kavrayabilme lüksüne sahip olur. Ben kendi adıma böyle bir şeyi istemem.

Şiir, roman ve hikâyeden farklı olarak okuruna her seferinde yeni bir şey vadetme yeteneğini korur. Şiirin öyküsünü bilsek, neden kaleme alındığını bilsek şiir olarak kendini korur belki ama dönüp yeniden aynı şiiri okumak ister miyiz bundan emin değilim. Şiiri okutan şey içindeki gizem biraz da. Şiirin yüzündeki peçe inerse tılsımı da kaybolmuş olur. Bunun elbette istisnaları vardır ancak genele vurulduğunda ben kendi adıma çoğu zaman şiirin hikâyesini bilmemeyi tercih ederim. 

edebî Podcastin Bütün Bölümleri: